« Önceki ::

GÖKKUŞAĞIDIR RİSALE-İ NUR(Alaimüssema)

                                                    

            Bir tohum gördü önce toprağa düşerken. Sonra toprağın tohumu içine çektiğini de gözlemledi. Aniden toprağın derinlerinde çatlayan tohum, inanılmaz bir hızla çıktı yeryüzüne. Kök saldı toprağın derinliklerine ve bir fidan halinde uzattı başını göğe doğru. Büyüdü, büyüdü, büyüdü… Gökkuşağını gördü o an. Tüm ışığıyla ısındığını ve ışıdığını hissetti. Her çeşit rengini salıverdi yüreğine. Sevindi fidan olduğu için.

           O an birden bire ufacık bir filiz belirdi en tepesinde fidanın. Hayat emareleri bütün canlılığını korurken gövdesinde, değişmeye başladı. Sonra o ufacık filiz de büyüdü. Ve kıpkırmızı bir çiçek açtı fidanın ellerinde. Kat katı bir güldü bu. Ta ötelerden geçen yolcuların bile dikkatini çekebilecek kadar keskin kokulu, yeryüzündeki bütün diğer gülleri kıskandıracak kadar kırmızı ve parlaktı… Öyle güzel bakıyordu ki etrafına, sanki tüm insanların bu cazibeye kapılacağından eminmiş gibi, yeryüzünü kökünden değiştirecekmiş gibiydi... Gül açılıyordu. Gül yayılıyordu.

           Sonra aniden fidanın gövdesinde bir filiz daha açmaya başladı aynı hızla. Diğer tarafında bir tane daha, bir tane daha ve bir tane daha… Onlarca gül açıldı tek bir fidanın gövdesinde. Öyle ki güller tek başına küçük bir ağaç kadar olmuşlardı. Hepside oldukça güzel güllerdi de, şu en ilk açanı yok muydu? Onun parıltısı, ışığı, rengi, kokusu, güzelliği başkaydı işte…

             Zaten biraz sonra o ilk açan kırmızı gül, kendi farklılığını yine kendinde oluşacak bir değişimle meraklı gözlere gösterecekti. Bu değişim, kırmızı gülün içinde beliren bir insan siluetiyle tamamlanmıştı. Kimdi o? Tanıdık biriydi sanki... Hem de öyle tanıdık ki, âlemlerin Sevgilisi. Ya da Hakk’ın Habib’i... Gülün içinde beliren yüzün sahibi Hz. Muhammed’den başkası değildi. Gülümsüyordu yine. Mütebessim çehresi her zamanki gibi umut, sevgi ve hayat saçıyordu. Türlü türlü saadetler vaat ediyordu siması. Ne güzeldi, ne özeldi. Ah! Ne sevgiliydi…

             Fakat filizin macerası devam ediyordu. Yaşadığı bu hızlı değişim oldukça şaşırtıcıydı doğrusu. Bir yandan güller açmaya devam ederken, diğer taraftan geriye kalan güllerde de farklı farklı yüzler belirmeye başlamıştı. Bir bir anlaşılıyordu bu güzel simalı insanların kim olduğu. Birinde Hz. Musa yüzü, diğerinde Hz Davut (as). Birinde Hz. İsa, ötekinde Hz Yunus İbni Meta… İnanılmaz bir tablo…

              Sonra tek tek çıkıverdiler güllerin içinden. Sıra sıra dizildiler Hz. Muhammed’in arkasında. Bir harika topluluk oluverdiler. Tıpkı cennet gibiydi bu ortam. Sanki bir cennet sofrası kurulmuş da bütün peygamberler o sofranın başında, en sevgiliden gelecek izni beklemekteler. Fakat O’nun da arzusuyla olsa gerek, bir tek Hz Yunus geliyordu O Gül güzeli’yle beraber. İki si de gülümsemekteydiler. Ve gelip tuttular Elif’in ellerinden sıkıca. Birini Hz. Muhammed (asm), diğerini Hz. Yunus İbni Meta… İnsanın görüp görebileceği en zirve mutluluk işte bu olsa gerek…

                 Elif mutlu. Elif sevincinden yere göğe sığmıyor. Sanki uçar gibi geliyorlar Kur’an kursuna. Elif’i öğretmene teslim ettikten sonra, orada bulunan tüm çocukların başını okşuyor Hz. Muhammed (asm). Tek tek öpüyor belki de her talebeyi: “ Aferin size”  Dercesine. Sonra da öylece çıkıp gidiyorlar geldikleri gibi. Rüya da böylece sona eriyor.

                Elif uyandığında, şafağın çoktan sökün etiğini görmüştü. Yatağından kalkıp, hemencecik giyinmişti. Kur’an kursunun yolunu tutmuştu bu yaz tatilinin güzel sabahında. Dokuz yaşındaydı. Tertemiz kalpliydi. Tıpkı diğer arkadaşları gibi...

                Küçücük aklıyla gördüğü rüyayı pek de yorumlayamasa da yine de içinde peygamberlerin olması onu bir hayli etkilemişti. Öyle ya Kur’an öğretmenleri yaptıkları Risale-i nur sohbetlerinde, peygamberlerin çok ehemmiyetli insanlar olduklarını söylemişlerdi.

                 Elif rüyasını öğretmenine anlattı, büyük bir heyecanla. Öğretmen, sesini çıkarmadan dinledi Elif’i. Şaşırdı. Gözyaşlarını tutamadı. Derin bir tebessüm kondurdu dudaklarına. Gözyaşları pınarlarından taşarken: “Canım benim! Sen çok iyi kalpli bir çocuksun” deyip tatlı bir buse kondurdu Elif’in yanağına.  

                Akşam oldu. Kur’an öğretmeni yine yorucu, fakat huzur dolu bir günü bitirmiş olarak evine gitti. Gider gitmez de tüm ailesine bu güzel rüyayı anlattı heyecanla. Herkes şaşkın şaşkın dinledi genç öğretmeni. Her bir aile ferdi türlü yorumlar yapıp, hayta dair çıkarımlar yapmaya başladılar bu rüya üzerine. Fakat babası farklı bir bakış açısıyla yaklaşırken olaya, öğretmen olan kızına şu detayı hatırlatmadan edemedi:

- Benim güzel kızım anlattığın rüya çok manevi anlamlar barındırıyor içinde. Benim düşünceme göre, küçük Elif’in elinden tutan diğer peygamber Hz Yunus (as) olduğuna göre, tıpkı onun balığın karnından, karanlıklardan kurtulduğu misal, kursta eğitim alan tüm talebeler de Risale-i nur ışığıyla, bu gökkuşağının ışığıyla, karanlıklardan kurtulacak, ebedi hayatlarını kurtaracaklardır İnşallah… Ben rüyanı böyle tabir ediyorum. Bediüzzamanın dediği gibi Mesnevi-i Şerif (Mevlana) gibi eserler, Kur’an güneşinin ancak bir iki levnini ( rengini), aksettirebilmişler. Risale-i Nur ise alâimüssema( Gökkuşağı) gibi Kur’an güneşinin bütün renklerini aksettiriyor… Bu rüya da bunun bir yansıması…  

                                                           *****

             

Yorum (2) Yorum yaz!

MEV'UDE



MEV’ÛDE*

I.
En sondan bir önce, annemin elleri okşamıştı uzun saçlarımı. Bütün kirlerinden arındırmış, ipek gibi taramıştı. Öyle büyük bir kuvvetle atmıştı ki örgünün ilmeklerini, saç diplerimde bıraktığı sızı hala taptaze… Annemin gözlerinde donup kalmış hayallerimizin solgunluğu, sessizce dokunmuştu yüreğime. Sanki bana bir şeyler anlatmayı diliyordu. Ve o an, belki de hayatta en çok isteyebileceği bir şeydi bu. “Olmadı” deyip, saçlarımı her defasında yavaşça, incitmeden çözüşü ve yine, yeniden örmeye başlaması, zamandan birkaç dakika daha koparabileceğini düşündürüyor olmalıydı ona. Oysa sadece yanımda kal dese… Kalacaktım…
Ama ne yazık! Kalamadım anne affet beni…
II.
Ve en son babamın avuçlarına değdi ellerim. Son bir defa kapıdan çıkarken dönüp ardıma baktığımda, annemin gözlerine değdi yüreğim. “ Hadi kızım dayına gidiyorsun” kelimeleri nasıl döküldü dillerinden anne? Nasıl bir araya geliverdi dudakların da ses tellerin o en büyük acıyı maddeleştirdi? O öpülesi, bal dillerinden duymalı mıydım bu cümleyi?
Verme ellerimi hain törelere anne…!
Tut beni sımsıkı, o pak sinende kokla. Yavrum de, evladım de… Yeter ki konuş benimle yine eskisi gibi. Ezilen bütün anaların dili ol, yüreği ol, ateşi ol… Senden başka hiç kimsenin eline düşürmeden koynunda sakla. Peki ama neden yapamadın anne? Beni nasıl koruyacağını öğretmediler mi sana? Bir ceylana baksaydın, bir kartala, ya da vahşi ormanlarda var olan, ama inadına yavrusunu koruyan kaplanlara, aslanlara… Ah! N’olurdu? Senden başkasının eline düşürmeseydin beni…
Bırakmazlardı biliyorum. Çağımız Cahiliye… Kendisine kız çocuğu müjdelendiğinde yüzü öfkeden simsiyah kesilen babaların duyduğu utancı taşıyor benim babamda… Bu sebeple, mutlaka kurtarmalıyım sizi bu utançtan. Kız olarak doğmanın bedelini ben de ödemeliyim. Fakat benden sonra gelecek asırların hangisinde rahat edecek kız çocukları bilmeliyim. Benim ödediğim bedelle, dinecek mi sence bu zulümler… ?
Anneciğim! Sen üzülme yeter ki… Ben dayıma gitmediğimi bilsem de, öyle bir mutlulukla koşup tutacağım ki babamın avuçlarını. Düğüne gider gibi, dayıma gider gibi… Üzme kendini…

III.
Yüreğim gibi, ellerim de küçücüktü halbuki… Babamın sıktığı ellerim… Onun kocaman avuçları içinde kaybolur giderdi…
Susuyorum…
Üzerimde bayramlarda giyindiğim o güzel elbisem. Günün birinde babamın öylesine pazarda görüp satın aldığı, getirip avuçlarıma bıraktığı o elbise. Ondan aldığım tek hediye bu. Nasıl aldığını anlayamamıştım bile. Bir nebze de olsa babam olduğunu hissettirdiği o gün… Bayramların, özel günlerin, düğünlerin, sevinçli günlerin dışında annem kıyamazdı giydirmeye… Niye giydirdi ki bu elbiseyi suçlu bedenime? Bundan sonra hiçbir işe yaramayacağını biliyor. Zaten benden sonra bir başka kız çocuğu da giysin istemiyorum. Belki bu son olur diyorum. Belki ben son kurban olurum.
IV.
Son kez yürüyoruz el ele… Ellerim babacığımın ellerinde. Üzerinde hala sıcaklığı, ıslaklığı duruyor. Ve yanağımda annemin kondurduğu son öpücüğün gizemi yaşıyor… Geldiğimiz yerler dayımdan çok uzaklarda. Dayıma da gitmek istemem. Onun da var bir utancı. Onun da var bir kız evladı.
Ellerimin yerine büyük bir kazmayı tutuyor babam. Toprağı hızla, kan ter içinde kalarak kazıyor sonra… Ah! Babacığım… Üstün başın toz toprak içinde kalmış. Bırak da temizleyeyim. Sana bir şey olmasın sakın… Bırak da beni koyu topraklar sarmalasın ana kucağımın yerine. Düşsün tertemiz bedenim toprağa… Diri diri gömüleyim… Gözlerimde annemin sessiz haykırışları kalsın bir tek, ellerimde senin son dokunuşun. Üzülmeyin sakın, siz üzülmeyin yeter ki… Sizi üzmeyi hiç istemezdim… Annem ağlamasın ardımdan. Affedin beni…
Ve kefenim olsun bu bayramlık elbisem…
Diri diri gömüldüğüm günde…
V.
Adım Mev’ûde’ dir artık… Ne Fatma, ne Ayşe, ne de Meryem… Diri diri toprağa gömülen bütün kız çocuklarıyla paylaştığım ortak kaderimin yanında, ortak bir isimle de adlandırılıyorum artık.
Sol yanımda duran acı taze… Ölümün acısı değil, ele verilmenin acısı bu.
Kaç anne ele verdi yavrusunu benden sonra? Diri diri gömülmenin suçu yüklendi mi onlarında omuzlarına? On dört asır sonra bile devam eden kaç gömülüş yaşandı geçen dakikalarda?

VI.
Ana rahminden kazınıp, parça parça edilen bebeklerin suçu da benimkiyle aynımıydı?
Töre cinayetlerine kurban verilen bedenler…
Başörtüsü yasağı sebebiyle, kızların başlarından sıyırdıkları safiyet ve kimliklerinin bedeli kimde? Başörtülü kız evlatları da dini kimliklerini, yaşam şekillerini diri diri toprağa gömmüş olmuyorlar mı? Her zorba değişimin, diğer adı gömülüş olmalı…
Peki ama, podyumlarda üç beş kuruşa satılan masumiyetlerin bedelini kim ödeyecek?
Diri diri toprağa gömülen kız çocuğuna, hangi günahtan ötürü öldürüldüğü sorulduğunda, tüm bunların cevabını kim verecek…?
********


*MEV'ÛDE; küçükken diri olarak gömülüp öldürülen kızcağız demektir ki, ve’d kökünden türetilmiştir. Ve'd aslında evd gibi ağır basmak manasıyla ilgili olup cahiliye Araplarının kız çocuklarını diri diri toprağa gömme şeklindeki âdi âdetlerine denilir. Tefsircilerin yazdıklarına göre cahiliye Araplarında bu çirkin âdet yaygın idi ve bunu türlü türlü yaparlardı. Kimisi kızlar yüzünden bir ar gelmek korkusuyla yapar, kimisi parasızlık ve besleyememek korkusuyla yapar, kimisi de melekler Allah'ın kızlarıdır, dediklerinden dolayı kızlarını da meleklere katmak üzere, Allah'a daha layıktırlar diye yaparlardı. Alûsî'nin yazdığına göre, bir değil birçok kişi şöyle demiştir:
Bir adamın bir kızı doğduğu vakit öldürmeyip, hayatta bırakmak istediği zaman ona yünden veya kıldan bir cübbe giydirir, çölde koyun veya deve güttürürdü. Öldürmek istediği takdirde de bırakır, altı yaşlarına doğru gelince anasına, "bunu temizle, süsle, hısımlarına gezmeğe götüreceğim" der, oysa çölde bir kuyu kazmıştır, onu oraya götürür, "bak şunun içine" der, sonra arkasından iter ve üzerine toprağı yığar, kuyuyu yerle dümdüz edene kadar örterdi. Bir de gebe kadın, vakti yaklaştığı zaman bir kuyu kazar, ağrısı tutunca başına gider, kız doğurursa kuyunun içine atar, oğlan doğurursa alıkoyardı, denilmiştir. Kâmus Şârihi der ki: Cahiliye devrinde Araplar kız çocuklarını açlık veya ar gelme korkusundan kabre gömerdi. Bazıları açlık korkusundan erkek çocuğunu dahi gömerdi. "Diri diri toprağa gömülen kıza sorulduğunda" âyeti bu konuyla ilgili olarak inmiştir.










Yorum (yok) Yorum yaz!

ACILAR DOST'U BULDURUR

 

ACILAR DOST'U BULDURUR

huyutnur210@gmail.com 

Ay ışığı çok gerilerde kalmıştı. Gönlümün kıyım kıyım ayrıldığı o tüm vakitlerin sancıları bir araya toplanmış, öyle büyük, öyle korkunç bir kuvvetle dikilmişlerdi ki karşıma, daha ilk saniye de yenildiğimin, daha çok yenilgiye uğrayacağımın farkına varmıştım. Ay ışığı geride kalınca, tüm ışıkları çekilince kainatın, geriye ne kalırdı ki artık? Işıksız insan daha ne kadar adım atabilir, daha ne kadar ilerleyebilir ve hatta daha ne kadar koşabilirdi? Koskoca bir ormanın en kör noktasında kalmış gibi bir bulanıklık vardı gözümde. Sessizlik, ıssızlık, yalnızlık vardı o körlüğün en karanlık geçidinde. Bilmem ki bu kaçıncı buhrandı yüreğimde. Anlayamıyordum… Hiçbir şeyi anlamlandıramıyordum belki de.

           

Tökezleye tökezleye yürümeye çalışırken, ayaklarım taşlarla kanıyordu. Şimdi beni bu halde görse: “Neden çıplak ayakla basıyorsun diye kızmaz mıydı annem bana? Sormaz mıydı bıkmadın mı hala, hep aynı hicranlı yollarda yürümekten diye? Anlatamıyordum ki… Kayıplarım öyle çok, öyle çoktu ki… “Tutup kendimi kaldırabilsem yerden, tekrar ayağa kalkıp işte buradayım diyebilsem. Ah! Mutlu günlerim. Size tekrar kavuşabilsem!...” diye haykırıyor, çırpınıyordum…

            

Kalbimin tam orta yerini söküp çıkarmış gibiydi birileri. Tuhaf, anlamsız bir boşluk vardı ortasında. Neyle dolduracağımı bilemiyordum. Aslında içinin neden boşaldığını da tam olarak kestirebilmiş değildim. Ah! günlerce biriktirdiğim emellerim… Nerdesiniz? Ağaçların dallarında boy vermiş meyveler kadar diri ve taze görmek sizi, her zaman en büyük isteğimdi. Bahar mevsimlerinde açan çiçekler kadar kokulu, canlı, güleç olsaydınız şimdi de. Ah! Ne olurdu şu kalbimin boşluğunu yavaş yavaş dolduran o koyu pişmanlık olmayaydı?

            

Ay ışığı çoktan gerilerde kalmıştı. Seher’i anımsamak bu batakta, bu karanlıkta, bu yalnızlıkta neyi değiştirecekti ki? Gönlümün parça parça edildiği o tüm vakitler… Hepsi toplanmış, karşımda duruyorlardı büyük bir kuvvetle… Sersem yüreğimin çılgınlıkları artık haddini aşmıştı belli ki. Biri dur deseydi. Ne olurdu sanki? Durabilecek cesaretim yoktu ki o an. Halbuki çaresizliğimin ilmeğini örüyormuşum teker teker. Hiç yanlışsız olacağını sandığım bir yolun yumağını bitiriyormuşum hırsla. Neye yaradı? Şimdi çok iyi anlıyorum.Hiç… kocaman, devasa bir hiçti…

               

Kalbim kırık aynalarda bile şarkı söyleyecek bir güçteyken, aynaların acıtan kenarlarıyla birleşmişti şimdi. Kanadığını bile hissetmiyordum. Uyumak… Belki de istediğim tek şey uyumaktı. Halbuki içine düştüğüm karanlığın ışıksızlığı da ölümle kardeş olan uykunun tıpatıp aynısı değil miydi? Fakat bir tek fark görüyordum… Şu an acılarımı en derinlerden hissederken, uyusam belki, birkaç zaman onları dindirebilir, bir an için onlardan kopmuş, onları unutmuş sayabilirdim kendimi. Birkaç anlığına kopabilirdim bu karanlıktan, rüyalara dalardım en azından… Gülebildiğimi, yeni dünyalara girdiğimi görebilirdim belki de. Halbuki borç altında ezilmiş birinin, elinde avucunda kalan son metelik gibiydi şimdi umutlarım. Sanki bir şeyler için harcasam hemen bitiverecek, tükenecek gibiydi…

 

              İşte böyle karmaşık hallerle karşılaştığım o gün, şöyle bir etrafıma bakma gereğini hissetmiştim. Çevremde bana destek olacak, yaralarımı saracak, beni her şeyimle kabullenecek sandığım dostlarım içindi bu göz gezdirmeler. Mesela neydi istediğim;

diyordum ki, en sevilmeyen zamanlarımda bile beni sevsin, bu acılarımı benimle paylaşsın, dakikalarca bana sarılabilsin, benimle ağlasın, benimle gülsün, menfaatleri yerine gelmiş olsa bile, beni bir taraflara atmasın, beni ebediyen sevebilsin. Yaraların sarılmasından çok, o yaralarımla beni sevecek, beni kabullenecek biriydi asıl aradığım. Hem de bu oldukça sıradan, doğal bir istekti bana göre.

 

               Fakat dostlukların ekmek kırıntıları gibi dünyanın dört bir köşesine dağılıverdiğini nedense çok sonraları fark edebilmiştim. Arasan bulamaz, bulsan bile doyamaz bir hal oluşmuştu artık dostluk kavramının içinde. Hadi önemli değil o kırıntılarla da idare edelim desem, onu da üç beş çapulcunun yükünde görmüş, dost sandıklarımı vefasızlar treninin en lüks vagonunda seyahat ederken bulmuştum. İnsanlar böyleydi işte… İnsanlarında benim de aradığımız en önemli şey dostluktu, ama ne yazık ki dostluk karaborsa gibi olmuş, bir yerlere kaybolmuştu. Sanki dostluğa birileri rüşvet yedirmiş, ortadan kalkmasına sebep olmuştu. Kalabalık içindeydim ama yalnızdım. Sadece ben değil bütün insanlar böyleydi baktığımda. Herkes yalnızdı, ıssızdı…

 

           Bir tek Biri vardı bu karmaşanın, sevgisizliğin, dostsuzluğun ortasında. Her şey bir yana O bir yanaydı. Çok vefalıydı bir kere. Öyle biriydi ki, her başı sıkılanı, her dara düşeni dinliyor, ona en güzel şekilde yardım ediyordu. Bunun içinde maddi veya manevi bir sürü imkan tahsis ediyor. O’ndan istenileni en uygun vakitte yerine getiriyordu.

 

             O Biri’nin adı Allah’tı. Yaratıcıydı, Yaratıcımızdı… Fakat bir şeyi anlayamamıştım. Ona ne kadar kötülük yaparsak yapalım, günahlarla karşılık verirsek verelim, ne kadar asi olursak olalım, o yine de bizim dualarımızı kabul ediyor, istediklerimizi bize veriyor, hem de bizi bütün sıkıntılarımızdan kurtarıyordu. Sadece bana değil, herkese aynı şekilde güzellikler sunuyordu. İçimden yükselen bir soru ise beni sürekli olarak meraklandırıyordu. Neden? Diye soruyordum haddim olmayarak, biraz da yanlış anlaşılacağımdan korkarak. Niçindi bu kadar nankörlüklerimize karşın bu izzet bu ikram? Niçindi gece yarılarında bile bizi sabırla dinlemesi ve bize güzel yollar göstermesi? Bu sorunun yanıtını kendi kendime şöyle vermiştim:

 

-         Çünkü Allah Rahmandır, Rahimdir. Yaratıcılığının gerektirdiği şeyleri yapıyor. Bu kadar basit. Bu kadar basitti de, benim aradığım yanıt bu değildi işte. Neden diyordum hala. Neden?

 

 Sonuçta bir gün karşıma Mevlana’nın şu dizeleri çıkmıştı ve işte o zaman benim de aklım  başıma gelmişti nihayet. Dizeler şöyle diyordu:

 

Dost dediğin,

Sevilecek biri olmadığın zamanlarda bile Seni Sevmeli... Sarılacak biri olmadığın zamanlarda bile Sana Sarılmalı... Dayanılmaz olduğun zamanlarda bile Sana Dayanmalı...
Dost dediğin;
Bütün dünya seni üzdüğünde Sana moral vermeli. Güzel haberler aldığında seninle dans etmeli ve ağladığında, seninle ağlamalı... Ama hepsinden daha çok;
Dost, matematiksel olmalı;
Sevinci çarpmalı...
Üzüntüyü bölmeli...
Geçmişi çıkarmalı...
Yarını toplamalı...
Kalbinin derinliklerindeki ihtiyacı hesaplamalı... Ve her zaman bütün parçalardan daha büyük olmalı... İşi bitince seni bir tarafa atmamalı...

 

            İşte cevabı bulmuştum. Çünkü diyordu bu dizeler bana, çünkü Allah her şeyden öte hakiki ve sağlam bir dosttur. Dost olduğu için de, sevilecek bir olmadığında da seni seviyor, sarılacak bir olmadığında da seni merhametiyle sarıyor, üzüntünü azaltıyor, sevincini çoğaltıyor, geçmişini siliyor, yarınını daha yaşanır eğliyor.. Kalbinin en ince ihtiyaçlarını hesaplıyor, en uygun vakitte seni ona kavuşturuyor, dayanılmaz olduğunda da sana dayanıyor. Ve en önemlisi işi bitince seni bir taraflara atmıyor…

            

İşte bunu bilince, bütün karamsarlıklarından kurtulmuş, ay ışığının her zaman aynı yerde durup beni, bizi ışıttığını , her şeyin aslında rahatımız için çırpındığını ve bir dost tarafından emrimize amade edildiğini görüyordum… Bütün hatalarıma rağmen beni yine aynı dostluğuyla saracak, Yüce Yaratıcımın dostluk için yeterli olduğunu görüyor, sırtımın asla yere gelmeyeceğini düşünerek hayatın karamsarlıklarından yalnızlığından ve ıssızlığından kurtuluyordum… İşte bu benim için güzel bir sondu…Umarım sizler içinde öyle olur…

 

Yorum (yok) Yorum yaz!

Basortusu

 

 

           Basortusu serbest kalirsa basi acik olan ya da tesettursuz olan insanlarin ozgurluklerinin tehlikeye gireceginden korkuluyormus...!

 

Ilginc...

 

Merak ediyorum...

 

          On seneden beri kamusal alanlara basiortulu giremeyen calisanlarin, lise ve universite egitimi almak icin ugrasan binlerce ogrencinin bu kadar zamandir kisitlanan, ellerinden alinan haklari onlarin ozgurlukleri degil miydi acaba?????

Yorum (2) Yorum yaz!

ÖLÜM...

 

BİR GECE UYUDU...

UYANMAYIVERDİ...

ALDILAR,

GÖTÜRDÜLER...

YIKANDI...

NAMAZI KILINDI...

GÖMÜLDÜ...

                            Orhan VELİ

Yorum (3) Yorum yaz!